“Bir gün kırkayağa sormuşlar hangi ayağını önce atacağını nerden biliyorsun?
Kırkayak o günden sonra yürüyememiş.”
Bazen çok düşünmek hareket etmeyi engeller. Bazen hayat, en çok da biz onu fazla ciddiye aldığımızda zorlaşır. Oysa çoğu şey, biz fark etmeden, kendi ritminde ve kendi zamanında ilerler. Tıpkı kırkayağın hikâyesindeki gibi… İnsan, attığı her adımı sorgulamaya başladığında, zaten bildiği bir şeyi unutmaya başlar: yürümeyi…
Çünkü yaşam, yalnızca hesaplarla, planlarla, olasılıklarla taşınacak bir yük değildir. Elbette düşünmek, tartmak, anlamaya çalışmak ilerlemek için önemlidir. Ama düşüncenin görevi yolu açmaktır, yolu kapatmak değil. Eğer zihnimiz her ihtimali aynı anda kontrol etmeye çalışırsa, bir süre sonra kendi içinde sıkışır, zihin bir labirente dönüşebilir ve o noktada hiçbir şey yapamadığımızı farkederiz.
Zihin bazen bizi korumaya çalışırken fazla ileri gidiyor. Çok düşündüğüm zamanları hatırlıyorum… Her ihtimali tarttığım, her olasılığı hesapladığım, her adımı ölçtüğüm anları. Çok ince eleyip sık dokuduğum zamanlar oldu. Ne oldu biliyor musunuz? İlerleyemedim, erteledim hep, bir an önce başlamak istedim ama yerimde saydım. Çünkü insan, yürümeyi düşünerek öğrenmez; yürüyerek, deneyerek ve düşe kalka öğrenir. Bazı yollar, sadece yola çıkınca kendini gösterir, cesaret edip adım attığınızda, yol kendiliğinden görünür olur.
Garip ama gerçek; bazen en doğru adımı, en az düşündüğümüz anda atarız. İçimizden geldiği gibi, sezgiyle, kalbimizin hafifçe ittiği yönde. Çünkü hayatın bazı kapıları mantıkla değil, cesaretle açılır ve o cesaret çoğu zaman kusursuz planlardan değil, bazen sadece “deneyeyim” diyebilecek kadar basit bir kapıdan geçmekle; bazen ise “ben de insanım ve hata yapabilirim“ deyip, hata yapmayı göze alabilecek kadar zorlu bir kapıyı aralamakla doğar.
Ben çok planlı ve çok kontrolcü yaşayan biriyimdir ve her şeyi kontrol etmeye çalışmak o kadar yorucu ki! Hayat, kontrol edilebilir bir denklem asla değil. Bazen ne yaparsak yapalım olmaz; çok isteriz, çok çabalarız, ama yine de olmaz ve bu, bizim eksikliğimiz değil; sadece o anın, o yolun ya da o ihtimalin bize ait olmadığını gösterir. Her “olmayan” şey, aslında bizi başka bir “olacak” olana doğru yönlendirir.
Kontrolü kaybettiğimizi düşündüğümüz anlarda bile hayat tamamen dağılmaz; sadece bizim planladığımız gibi ilerlemez. Biz en çok da orada öğrenmeye başlarız güvenmeyi… Kendimize, zamana, akışa.
Hayat işte, bilinmezliklerle dolu! Hep kontrol etmek istiyoruz. Her şey yerli yerinde olsun, sürpriz kalmasın, içimiz rahat etsin. Ama hayat, öyle uslu uslu köşede oturan bir şey değil. Kendi aklı var sanki. Sen plan yaparken o gülümseyip başka bir kapı açıyor. Yol bazen dolanır, uzar, şaşırır. Biz de arada gereğinden fazla karışırız, akışı sekteye uğratır bozarız. Ama yine de o, bir şekilde olması gereken yere varır.
O yüzden bazen durup her şeyi çözmeye çalışmak yerine, sadece akışa güvenip yürümek lazım. Tıpkı kırkayağın, düşünmeden yürüdüğü o eski günlerdeki gibi.