“Üstat, yeniden gençliğe dönmek ister miydiniz?” diye sormuşlar bir gün. Gülümsemiş. O bilgece, acele etmeyen gülümseyişlerden biriyle… “Yarışı birinci bitiren bir at, neden bir daha başlangıç çizgisine dönmek istesin ki…” demiş.
Ne güzel cevap. Ne derin. Ne sakin.
Aslında hepimizin içinde bir yerde duran ama çoğu zaman duymadığımız bir hakikati fısıldıyor: Mesele genç kalmak değil, yaş aldıkça büyümek. Mesele cildin kırışması değil, kalbin buruşmaması. Yıllar geçiyor. Takvim yaprakları düşüyor. Aynadaki yüz değişiyor. Saçlara aklar düşüyor. Ama insan gerçekten ne zaman yaşlanıyor?
Bir sabah aynaya bakıp “Artık geç kaldım” dediği gün mü? Yeni bir hayale “Benden geçti” diye sırt çevirdiği an mı? Yoksa içindeki çocuğun sesini susturduğu ilk gün mü?
Ben herkesin içinde büyümeyen bir çocuk olduğuna inanıyorum. Hani bazen durduk yere gökyüzüne bakıp bulutlardan şekil çıkaran, yağmur yağınca ıslanmak isteyen, park gördüğünde bir an bile tereddüt etmeden o tarafa koşan, vitrindeki rengârenk bir şeye gereksiz yere sevinen o çocuk… İşte o.
O çocuk, insanın enerji kaynağıdır. Cesaretidir. Umududur. Onu kaybeden, takvimle değil; hayalle yaşlanır.
Okulda zaman zaman bir sınıfı, okul bahçesinin hemen yakınında bulunan parka götürürüz. (Laf aramızda dayanamayıp bazen salıncağa ben oturunca çocuklar ben sallayacağım diye birbirleriyle yarışır, eğlenceli anlar yaşarız hep birlikte.) Fakat bu kez parka girer girmez dikkatimi çeken başka bir şey oldu: Yaşı yetmişi geçmiş bir amca, torunuyla salıncakta yarış yapıyordu. Kahkahaları parkın içinden taşmıştı. Çocukların her biri park içinde bulunan oyuncaklara koştururken, ben o dedeyle torunu izlemeye koyuldum. Torunu yoruldu, o yorulmadı. Gözleri pırıl pırıldı. Yan bankta oturan genç bir adam ise telefonuna gömülmüş, omuzları düşük, yüzü asık… O an şunu düşündüm: Yaşlı olan kimdi?
Demek ki yaş almak başka, yaşlanmak başka.
Yaş almak; biriktirmektir. Anı, tecrübe, sabır, anlayış biriktirmek. Yaşlanmak ise vazgeçmektir. Hayretten, heyecandan, meraktan vazgeçmek.
Gençlik bir yaş aralığı değildir. Bir akıl hâlidir. Bir kalp hâlidir.
İnsan; kendine olan güveni kadar gençtir. Cesareti kadar genç. Umudu kadar genç.
Ama kuşkusu kadar yaşlıdır. Korkuları kadar yaşlı. “Olmaz” dedikleri kadar yaşlı.
Yıllar cildi buruşturabilir; bu hayatın doğal imzasıdır. Ama ruhu ancak heyecanın bitişi buruşturur.
Hiç kimse çok yaşadığı için yaşlanmaz. İnsan idealleri bittiğinde yaşlanır. Öğrenecek bir şey kalmadığını sandığında, kalbi artık şaşırmadığında, yeni bir şeye “denemeye değer” demediğinde…
Oysa kalp sevdikçe gençtir. Çiçeği, böceği, insanı… Neşe duydukça gençtir. Güzelliği fark ettikçe gençtir. Beyin yeni şeyler keşfettikçe, öğrendikçe gençtir. Bir çiçeğin açışını gerçekten izlediğinizde, bir çocuğun sorusuna gerçekten eğildiğinizde, bir dostun omzuna gerçekten yaslandığınızda… İçinizdeki o çocuk göz kırpar. “Buradayım” der. “Hala yaşıyoruz.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar. Hâlbuki yaşamadıkça yaşlanırlar. Erteledikçe, sustukça, hayallerini küçülttükçe… “Bir gün” deyip o günü hiç getirmedikçe…
İnsan, yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır.
Okurken hemen şimdi şu soruları soralım kendimize:
İçimizdeki çocuğa en son ne zaman kulak verdik?
Ne zaman sebepsizce güldük? Ne zaman bir şeye ilk kez bakıyormuş gibi baktık? Ne zaman korkmamıza rağmen bir adım attık?
İçimizdeki o çocuğa iyi bakmalıyız. Onu susturmamalıyız. Çünkü o çocuk; umuttur, cesarettir, yeniden başlayabilme gücüdür. Belki gençliğe dönemeyiz. Ama genç kalabiliriz. Belki yılları durduramayız. Ama kalbimizi taze tutabiliriz.
Yaş almak kaçınılmazdır. Yaşlanmak ise bir tercihtir.
Her zaman derim; Gülümsemeyi unutmayan, merak etmeyi bırakmayan, sevmekten vazgeçmeyen insanlar hiçbir zaman gerçekten yaşlanmazlar.
Şimdi bir an durun. Gözlerinizi kapatın. İçinizde koşan o çocuğu bulun. Elini tutun, ve ona deyin ki: “Merak etme, seni büyütmeyeceğim. Sadece seninle birlikte büyüyeceğim.”