“Ya Bir Gün Konuşacak Hiçbir Şeyimiz Kalmazsa!”
Geçtiğimiz günlerde arkadaşlarımla bir kafede buluşmuştuk. Kahvelerimizi yudumlarken sohbet bir daldan diğerine konuyor, hayatın içinden hikâyeler masanın üzerinde dolaşıyordu. Derken konu evlilikler ve ilişkilerden açıldı. İçimizden biri sanki çok sıradan bir şey anlatıyormuş gibi başladı söze.
"Geçen hafta eşimle baş başa yemeğe çıktık. Çocuklar yoktu. Uzun zamandır ilk kez yalnızdık. Sipariş verdik, yemekler geldi, yedik ve kalktık. Ama bütün gece boyunca neredeyse hiç konuşmadık. Konuşacak bir şey bulamadık."
Kimimiz gülümsedi, kimimiz sustu. O aradaki kocaman eksikliği farketmemek mümkün mü? İnsanı en çok bağıran cümleler değil, sessizlikler sarsıyor öyle değil mi?
Düşündüm de...
Bir insanla aynı evi paylaşmak, aynı yatağa baş koymak, aynı çocukların anne ve babası olmak, aynı sofraya oturmak; birbirini gerçekten tanımaya ve yakın kalmaya yetiyor mu?
Ne acıdır ki bazen yetmiyor.
Çünkü bazı ilişkiler zamanla birlikte yaşanan bir hayat olmaktan çıkıp birlikte yürütülen bir organizasyona dönüşüyor. Sabah kim çocuğu okula bırakacak, marketten ne alınacak, faturalar ödendi mi, hafta sonu kimin ailesine gidilecek...
Hayatın lojistiği konuşuluyor ama hayatın kendisi konuşulmuyor.
Bir zamanlar geceyi sabaha bağlayan sohbetlerin kahramanı olduğunuz insanla aynı masada oturuyorsunuz. Aynı evde yaşıyor, aynı hayatı paylaşıyor, aynı çocukların geleceği için emek veriyorsunuz.
Ama birbirinize anlatacak bir cümleniz kalmamış.
İnsanın içini burkan şey tam da bu değil mi?
Sonra bir gün fark etmeden iki insan aynı çatının altında birbirlerinin hayatına misafir olmaya başlıyor.
Oysa bir ilişkiyi ayakta tutan şey yalnızca sevgi değil ki; Sevgi, Saygı, Güven, Sadakat… Bunların hepsi çok kıymetli elbette. Ama bir ilişkiye nefes veren şey sohbet edebilmek, birbirine anlatacak bir şey bulabilmek;
Gün içinde gördüğü küçük bir ayrıntıyı heyecanla paylaşabilmek...
İzlediği bir filmden, okuduğu bir kitaptan, çocukluk anısından, hayallerden, korkulardan, hatta saçma sapan bir konudan saatlerce konuşabilmek...
Çünkü sohbet sadece kelimelerden ibaret değildir.
Sohbet; karşındaki insanın zihnine, gönlüne misafir olmaktır. Onun bugün ne düşündüğünü merak etmektir. Bir haber okuduğunda aklına ilk onun gelmesidir. Bir film izlediğinde yorumunu duymak istemektir. Bir şey anlatırken gözlerinin içine bakıp gerçekten dinlemektir.
Sohbet, "Ben hâlâ seni tanımaya devam ediyorum" demenin en güzel yoludur.
Ne çok çift görüyorum...
Aynı koltuğun iki ucunda oturuyorlar ama kilometrelerce uzaktalar birbirlerinden. Biri telefon ekranında kaybolmuş. Diğeri televizyon kumandasıyla kanallar arasında dolaşıyor. Aynı evin içindeler ama aynı hayatın içinde değiller. Konuşmuyorlar. Aynı koltuktalar, aynı dört duvar içindeler ama aynı hayatın içinde değiller.
Yan yanalar ama birlikte değiller.
Birbirlerinin sesini duyuyorlar belki ama birbirlerinin ruhuna ulaşamıyorlar.
Sonra saatler geçiyor, yıllar geçiyor, ömür böyle böyle tükeniyor.
Sonuç mu?; bir gün aynı masada oturan iki insan, birbirine anlatacak tek bir cümle bulamaz hale geliyor.
Fransız yazar André Maurois'in okuduğumda hak vermeden edemediğim bir sözü var:
"Mutlu bir evlilik, bitmek bilmeyen uzun bir sohbettir."
İnsan sevdiği kişinin yanında zaman zaman susabilmeli elbette. Sessizlik de ilişkinin doğal bir parçasıdır. Ama o sessizlik huzurdan doğmalı, tükenmişlikten değil.
Çünkü sevdiğiniz insanla konuşacak hiçbir şeyiniz kalmadığında aslında kaybettiğiniz şey yalnızca sohbet değildir. Birbirinizin iç dünyasına açılan kapıları da yavaş yavaş kapatmış olursunuz.
Ben evliliklerde en acı sonun boşanmak olmadığına inanıyorum.
En acı son; aynı masada oturup göz göze gelen iki insanın, birbirine söyleyecek tek bir cümle bulamamasıdır.
Çünkü ayrılık bazen aynı evi terk etmek değildir. Ayrılık bazen aynı evde kalıp birbirinin dünyasından çıkmaktır.
Bir gün sevdiğiniz insanın yüzüne bakıp da içinizden hiçbir cümle geçmiyorsa...
Asıl sessizlik işte o zaman başlamış demektir ve insanın sevdiği kişiye yabancılaşması, dünyadaki en kalabalık yalnızlıktır.