?>

Fedakârlık mı, Kendinden Vazgeçmek mi?

Kevser KARAARSLAN

9 saat önce

Hayatta hepimize bir şey öğretiliyor;

“Fedakârlık yapmanın güzel olduğu…”


Sevdiğimiz insanlar için yorulmanın, emek vermenin, gerektiğinde kendimizden vazgeçmenin kıymetli olduğu…

Doğru. Ama eksik.

Çünkü asıl soru şu:

“Kendimizi ne için, kim için feda ediyoruz?”

Bir zamanlar okuduğum bir hikâye hiç aklımdan çıkmıyor:

Eski zamanlarda bir feodal beyin veziri, düşman bir beyin casusuymuş, bir hainmiş yani. İhanetini gerçekleştirmek için asıl beyine bir mesaj göndermeyi düşünmüş.

-“Falanca gece kale kapılarını açtıracağım, o gece hücum edip bu kaleyi alabilirsin.”

Ama bu mesajı bir mektuba yazsa ya da birine söylese, ele geçtiğinde kellesi gider, biliyor bunu, yakalanma korkusu iliklerine işlemiş. Bir çare düşünmüş; kurnazca, sinsice bir yol. Bir askeri cezaevine atmış; saçlarını kazımışlar ve o mesajı kafatasına, çıkmayan bir mürekkeple yazmışlar, harf harf, satır satır, derisine kazınmış hepsi. Sonra saçları uzayana kadar adamı cezaevinde tutmuşlar.

Sonra adamı atının üstüne bindirip yola çıkarmışlar. Şüphelenenler yolda ulağın üstünü başını arasa bile bir şey bulmaları mümkün değilmiş. Böylece adam güvenlik içinde öbür kaleye varmış, beyin önüne götürmüşler.

-"Beni tıraş etmeniz gerekiyor beyim, her şey kafamda yazıyor” demiş.

Tabii orada ne yazılı olduğunu göremiyor zavallı. Adamı götürüp saçlarını kesmişler; sonra tekrar beyin önüne gelmiş, başını eğmiş. Bey mesajı okumuş, hangi gece o kaleye saldıracağını öğrenmek hoşuna gitmiş, gözleri parlamış. Mesajın gönderiliş biçimini de çok zekice bulmuş; bir tebessüm yayılmış yüzüne. Ama sonra, adamlarını çağırıp o habercinin idam edilmesini işaret etmiş. Çünkü zavallı ulağın kafasındaki mesajın altında bir not daha varmış:

-“Bu satırları okuduktan sonra mektubu yırtın.”

Ve mektubu yırtmışlar, haber de o mesajla birlikte yok olmuş."

Bu hikayede işin en acı tarafı ise şuydu:

Ulak ne taşıdığını bilmiyordu.
Neden öldüğünü de...

Belki de kendini çok önemli bir görevde sanıyordu.
Belki kahraman olacağını düşünüyordu.
Belki birilerinin gözünde değer kazanacağını...

Oysa sadece kullanılmıştı.

Bu hikâye bana hep aynı soruyu sorduruyor:

Acaba biz de bazen başkalarının yazdığı mesajları mı taşıyoruz?

Birileri mutlu olsun diye kendi hayallerimizden vazgeçiyor olabilir miyiz?

Sevilmek uğruna kendimizi tüketiyor olabilir miyiz?

"Hayır" diyemediğimiz insanlar için ömrümüzü harcıyor olabilir miyiz?

Bazen bir işte...
Bazen bir ilişkide...
Bazen bir dostlukta...
Bazen de sırf ayıp olmasın diye...

Kendimizi yavaş yavaş feda ediyoruz.

Ve çoğu zaman bunun adına da "iyi insan olmak" diyoruz.

Oysa fedakârlık, kendini yok etmek değildir.

Fedakârlık; kıymet bilenin yanında anlamlıdır.

Seni sadece işine geldiği zaman arayan, emeğini doğal hakkı gibi gören, seni tüketirken dönüp hâlini bile sormayan insanlar için kendinden eksiltmek, fedakârlık değil; fark edilmeden kullanılmaktır.

İnsan bazen taşıdığı yükü sorgulamalı.

Bu yük gerçekten benim mi?

Bu mücadele benim değerlerim için mi?

Yoksa bir başkasının çıkarı için mi yoruluyorum?

Çünkü herkes uğruna yorulmaya değmez.

Herkes için uykusuz kalınmaz.

Herkes adına kendinden vazgeçilmez.

Hayatın en acı pişmanlıklarından biri, yıllar sonra dönüp baktığında aslında hiç uğruna tükenmiş olduğunu fark etmektir.

Bu yüzden en önemli cesaret, fedakârlık etmek değil...

Neyi taşıdığına, kimin yükünü omuzladığına ve kendini ne için kullandırdığına dikkat etmektir.

Çünkü insan, uğruna kendini verdiği şey kadar yaşar ve hiçbir hayat, başkasının mesajını taşırken sessizce silinip gitmek için bu kadar kıymetsiz değildir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI